top of page

Bunu Daha Önce Bilseydim…

11 dakika önce
11 dakikada okunur

Yazan: Özlem Odabaşı Akıncılar, CPCC



Uzun yıllar kurumsal hayatta çalıştıktan sonra koçlukla tanıştım. Eğitimin ve ardından gelen koçluk mesleğimin bana bıraktığı pek çok şey arasında, “Bunu daha önce bilseydim…” dediklerim de oldu. Bu bir eski-yeni karşılaştırmasından ziyade, benim için geç başladığını düşündüğüm bir yolculuğun geriye dönüp baktığımda bıraktığı izler belki de. 

“Bunu daha önce bilseydim” dedirten şeyler, aslında modelin araçlarından çok insana ve hayata dair bazı temel kabullere başka türlü de bakmayı öğrenmekle ilgili.

 

  • İnsanların düzeltilmeye değil, keşfedilmeye ihtiyacı olduğunu daha önce bilseydim.

“Düzeltmek” kelimesini ilk duyduğumda bana çok keskin gelmişti. Kimseyi düzeltmeye çalıştığımı düşünmemiştim hiçbir zaman, hatta en çok sakındığım şeylerden biri olan kibre düşmemek için özellikle özen gösteriyordum. Çözüm önermek, yön göstermek, ne yapmasının daha doğru olacağını söylemek de tüm iyi niyete karşın aynı kökten beslenebiliyormuş. Koçlukla birlikte, kendi cevabımdan önce karşımdakinin kendi cevabını bulmasına, düşünmesine ve üretmesine alan açmanın asıl kıymetini daha net görmeye başladım. İyi niyetle yaptığım bir şeyin içinde, daha önce fark etmediğim bir varsayımı gördüm: benim bildiğim cevabın karşımdaki için de doğru olabileceği varsayımını. 


  • Bir insanın aynı anda hem güçlü hem de zorlanıyor olabileceğini bilseydim.

Uzun yıllar iş hayatında güçlü olmakla zorlanmak sanki birbirinin karşıtıymış gibi geldi bana. Birinin zorlanmasına tanık olduğumuzda onu farkında olmadan daha az güçlü görmeye başlayabiliyoruz. Sonradan bunun sadece başkalarına değil, kendime bakışımda da geçerli olduğunu fark ettim. Güçlüysem üstesinden gelmeli, yolumu bulmalı, kararımı vermeli ve devam etmeliydim. Zorlanıyorsam da bir yerlerde gücümün yetmediği bir şey olmalıydı. Koçluk bana bu ikisinin birbirini dışlamadığını gösterdi. Bir insan çok güçlü, becerikli ve kaynakları olan biri olduğu halde yolunu kaybedebilir, karar veremeyebilir, korkabilir, hatta bir süre ne yapacağını hiç bilemeyebilir. Zorlandığım zamanları, gücümü kaybettiğim zamanlar gibi anlamlandırmak zorunda değilmişim. Zorlanmak, gücün yokluğu değilmiş.


  • Her şeyi çözmek zorunda olmadığımı bilseydim.

Sorumluluk almanın ancak çözümü üstlenmekle mümkün olabileceğini düşünürdüm. Bir sorun varsa çözülmeli, yapılması gereken bir şey varsa yapılmalı, bir yerde aksama varsa hemen toparlanmalıydı. Üstelik yapabilecek durumdaysam, neden ben yapmayayım ki? Tüm bunlar sorumluluk almanın karşılığında olması gerekenler gibi geliyordu. 

Koçlukla birlikte her sorumluluğun bana ait olmadığını, bir şeyi çözebilecek olmamın onu çözmesi gereken kişinin ben olduğum anlamına gelmediğini öğrendim. Bazen çözmemek, geri durabilmek ya da cevabı bir başkasına bırakmak sorumluluktan kaçmak değilmiş. Tam tersine, karşımdakinin kendi sorumluluğunu alabilmesi için ona alan bırakmakmış. Özellikle yöneticilikte ve aslında tüm ilişkilerimde “Ben ne yapmalıyım?” sorusunun yanına “Karşımdakinin kendi cevabını bulmasına nasıl alan açabilirim?” sorusunu daha erken koyabilirdim. Bunun “düzeltmemek” dediğim yerden farkı; orada mesele benim bildiğim cevabın doğruluğuna dair bir varsayımdı, burada ise sorumluluğun nereye kadar bana ait olduğuydu. 


  • Dinlemekle cevap vermeye hazırlanmanın aynı şey olmadığını bilseydim.

Kendimi her zaman iyi bir dinleyici olarak gördüm. Karşımdaki konuşurken sözünü kesmemeye, ne söylediğini anlamaya, anlattıklarını dikkatle takip etmeye özen gösterirdim. Ancak koçlukla birlikte, sadece sessiz kalmanın her zaman dinlemek anlamına gelmediğini fark ettim. Ben sustuğumda zihnim çoğu zaman susmuyordu. Bir yandan anlatılanları dinlerken bir yandan vereceğim cevabı düşünüyor, benzer bir deneyimi hatırlıyor ya da söylenenlerden bir sonuç çıkarmaya çalışıyordum. Hatta özellikle birazdan ne soracağımı kurgulamakla dolu oluyordu zihnim.

Oysa gerçekten dinlemek, zihnimde oluşan cevabı bir süreliğine kenara bırakıp karşımdakinin henüz söylemediğini de merak edebilmekmiş. Bazen bir kelimenin üzerinde durmak, bir sessizliği hemen doldurmamak, anlatılan kadar anlatılmayanı da duyabilmek, beden dilini ya da ses tonundaki değişimi bile fark edebilmekmiş. Dinlerken kendi cevabımdan uzaklaşabildiğimde, karşımdakinin söylediklerine daha çok yaklaşabiliyormuşum. 


  • Merakın, yargının karşıtı olduğunu bilseydim. 

Kendimi yargılayıcı biri olarak görmedim. Hatta mümkün olduğunca anlamaya çalışan tarafta olduğumu düşünürdüm. Koçlukla birlikte yargının her zaman açık bir eleştiri, suçlama ya da olumsuz bir düşünce olarak karşımıza çıkmadığını fark ettim. Bazen son derece masum görünen bir “Neden böyle yaptı?” sorusunun içinde bile çoktan verilmiş bir hüküm olabiliyormuş. Çünkü o soruyu sorarken zihnimde, farkında olmadan, onun başka türlü davranması gerektiğine dair bir fikrim zaten varmış.

“Acaba burada onun için ne oluyor?” sorusu ise bambaşka bir kapı açtı. Bildiğimi, anladığımı, hatta haklı olduğumu düşündüğüm yerde bile bir an durup gerçekten merak edebilmek; karşımdakinin benim göremediğim bir nedeni, ihtiyacı, korkusu ya da bakış açısı olabileceğine alan açmak demekmiş. Yargılarımın tamamen ortadan kalktığını söylemek elbette gerçekçi değil. Benim için önemli olan, yargıyı gerçek zannetmemek ve onun peşine takılmak zorunda olmadığımı bilmek. Yargımı fark ettiğimde merakıma geri dönebileceğimi öğrenmekten söz ediyorum. 

“Neden böyle yaptı?” ile “Acaba burada onun için ne oluyor?” arasındaki mesafe birkaç kelimeden ibaret görünse de benim için oldukça büyükmüş. İlki beni kendi bildiğim ve hatta varsaydığım bir yerde tutarken, ikincisi bilmediğim bir yere bakmaya davet ediyormuş.


  • Bir meseleye baktığım yerin, gördüğüm şeyi değiştirdiğini bilseydim. 

Bir durumun içindeyken gördüğüm şeyi, çoğunlukla o durumun kendisi zannederdim. Bir şey zorsa zordu, çıkmaz görünüyorsa çıkmazdı, bana haksız geliyorsa haksızdı. Elbette farklı bakış açıları olabileceğini biliyordum; ancak bilmekle, bulunduğum yerin gördüğüm şeyi nasıl belirlediğini deneyimlemek aynı şey değilmiş.

Koçlukta Co-Active Denge Prensibi’nde perspektif çalışmasıyla tanıştığımda beni en çok etkileyen şeylerden biri, bir meselenin kendisinde hiçbir şey değişmeden gördüğüm şeyin değişebilmesiydi. Aynı gerçekliğe başka bir yerden baktığımda daha önce görmediğim bir ihtimali görebiliyor, çıkmaz sandığım yerde başka bir yol fark edebiliyordum. Değişen olay değildi; benim onun karşısında durduğum yerdi.

Daha önce “başka seçeneğim yok” dediğim birçok durumda, aslında seçenekleri bulunduğum yerden göremediğimi sonradan fark ettim. Bazen gördüğüm şey, yalnızca baktığım yerden görünenmiş.

Bu, zor olanı kolay, kötü olanı iyi ya da haksız olanı haklı görmeye çalışmak değildi. Sadece bulunduğum yerin, bakabileceğim tek yer olmadığını fark etmekti. 


  • Her duygudan hemen çıkmak zorunda olmadığımı bilseydim.  

Zor duyguların içinde uzun süre kalmayı hiçbir zaman çok istemedim. Üzüldüysem toparlanmaya, öfkelendiysem sakinleşmeye, kaygılandıysam kendimi rahatlatmaya çalışırdım. Üstelik bunu sadece kendim için yapmıyordum; sevdiklerim ağladığında onları güldürmeye, içinde bulundukları duygudan bir an önce çıkarmaya çalışırdım. İyi olmalarını istemekle, zor duygudan bir an önce çıkmalarını istemeyi birbirine karıştırıyormuşum. Duyguyu yok saydığımı düşünmüyordum; sadece orada gereğinden fazla kalmanın bana nasıl bir faydası olacağını bilmiyordum. Bir an önce çıkmak, toparlanmak ve devam etmek daha doğru geliyordu.

Co-Active Proses Prensibi bana oldukça farklı bir yer gösterdi. Bazen bir duygudan çıkmanın yolu, ondan çıkmaya çalışmamakmış. Hemen anlamlandırmadan, çözmeden, değiştirmeden, sadece bir süre onunla kalabilmekmiş. Çünkü bazı duygular susturulduklarında ortadan kaybolmuyor; sadece seslerini başka bir yerden duyurmaya devam ediyorlar.

Bunun benim için en şaşırtıcı tarafı, duygunun içinde kalmanın ona teslim olmak anlamına gelmediğini fark etmekti. Kimi zaman tam tersine, temas ettiğim, içinden geçmeye izin verdiğim bir duygu, geride bırakabileceğim bir şeye dönüşüyormuş. 

Beni rahatsız etse bile her duygudan hemen çıkmak zorunda değilim; onun bana ne söylemeye çalıştığını duyacak kadar yanında kalabilirim. 


  • Hayatın sadece yapılacaklar listesinden oluşmadığını bilseydim. 

Yapılacaklar listelerini hep sevdim, hâlâ da severim. Yapılacak bir iş, ulaşılacak bir hedef, tamamlanacak bir şey varsa ne yapmam gerektiğini bilmek benim için önemliydi. Üstelik yıllar süren iş hayatım da bunu fazlasıyla besledi; planlamak, yetiştirmek, sonuçlandırmak, bir sonraki hedefe geçmek… Yapılanların üzerini çizmenin verdiği tatmin de cabası. Başarının sözlük anlamı neredeyse buydu benim için.

Koçlukla birlikte “Ne yapacağım?” sorusunun yanına daha önce pek, belki de hiç sormadığım başka bir soru geldi: “Bunu yaparken kim olmak istiyorum?” İlk başta kulağa neredeyse yapılacak işin kendisinden daha önemsiz gelen bu soru, zamanla benim için başka bir kapı açtı. Çünkü aynı şeyi yaparken aceleci ya da sakin, kontrol eden ya da güvenen, kendimi ispatlamaya çalışan ya da sadece orada olan biri olabilirdim. Yapılan şey aynı kalırken, onu yapan “ben” değişebiliyordu.

Yapılacaklar listem bana günün sonunda neyi tamamladığımı söylüyordu; ancak o günün içinde nasıl biri olduğumu söylemiyordu. Her şeyi yetiştirmiş, bütün “tik”leri atmış, bütün sorumluluklarımı yerine getirmiş olabilirdim. Peki bütün bunları yaparken nasıl yaşamış, nasıl bir eş, anne, evlat, arkadaş, çalışma arkadaşı ya da sadece nasıl bir insan olmuştum? Tüm bu rollerimden bağımsız, ne kadar çok şey yaptığım ile o günü ne kadar doyum içinde yaşadığım arasına eşittir işareti koyduğum zamanlar olmuş. 

“Ne yapacağım?” hâlâ önemli. Ancak artık yanına bir soru daha koyabiliyorum: “Bunu yaparken kim olmak istiyorum?”


  • “Doyum”un mutlulukla aynı şey olmadığını bilseydim. 

Doyumla mutluluğu uzun süre birbirine çok yakın iki duygu gibi düşündüm. Bir şey beni mutlu ediyorsa iyi, huzurlu hissettiriyorsa doğru, zorlanıyorsam da bir şeyler yolunda değil diye düşünmeye yatkındım. Mutluluğu aradığımı hiç düşünmesem bile, iyi bir hayatın nasıl hissettirmesi gerektiğine dair zihnimde buna benzer bir tarif varmış.

Koçlukla birlikte doyumun her zaman toz pembe, musmutlu bir yer olmadığını fark ettim. Bazen benim için gerçekten önemli olan bir şeyin yanında durmak zor, yorucu, hatta acı verici olabiliyormuş. Bir seçim korkutabilir, bir vazgeçiş can acıtabilir, bir “hayır” suçluluk hissettirebilir. Bunların hiçbiri o seçimin benim için yanlış olduğu anlamına gelmiyormuş.

Belki de aradaki farkı en çok değerlerim üzerinden anlamaya başladım. Beni o anda neyin mutlu edeceğinden çok, nasıl bir hayatın içinde kendimle daha fazla örtüşeceğimi sormak başka bir yere ulaştırdı beni. Doyum, her zaman “iyi hissediyorum” demek değilmiş; bazen “zorlanıyorum ama bunun benim için neden önemli olduğunu biliyorum” diyebilmekmiş. 

Bugün geriye dönüp baktığımda, hayatımın dönüm noktası diyebildiğim bazı seçimlerimin beni en çok doyuma götüren seçimler olduğunu görebiliyorum. O kararları alırken ne en mutlu ne en rahat hâlimdeydim ne de yolun sonunda beni neyin beklediğini biliyordum. Ortak noktaları ise değerlerimle örtüşmeleriydi. Doyumu getiren de tam olarak buydu. 

Bazı seçimler beni mutlu etmese bile, kendimle daha fazla örtüştüğüm bir yere götürebiliyormuş.


  • Değerlerimin bana yön gösterebileceğini bilseydim.

Değerler denildiğinde aklıma dürüstlük, adalet, güven, saygı gibi kimsenin kolay kolay itiraz etmeyeceği güzel kelimeler gelirdi. Elbette benim de değerlerim vardı. Ancak değerlerimin hayatın içinde bana nasıl yön gösterebileceğini tam olarak bilmeden, onları sadece nasıl bir insan olmak istediğimi tarif eden kavramlar olarak görüyormuşum.

Özellikle zor kararların karşısında uzun süre “Hangisi doğru?” sorusunun cevabını aradım. Artıları, eksileri, olabilecekleri, sonuçları düşündüm; mantıklı olanı, makul olanı, bazen de benden bekleneni bulmaya çalıştım. Koçlukla birlikte bu sorunun yanına başka bir soru geldi: “Hangisi benim için gerçekten önemli olanla uyumlu?”

Bu soru her zaman kararımı kolaylaştırmadı. Hatta bazen tam tersine, daha zor olan seçeneği görünür kıldı. Ancak neyi neden seçtiğimi daha anlaşılır hale getirdi. Çünkü değerlerim bana ne yapmam gerektiğini söyleyen kurallar değil, karar verirken yönümü bulmama yardım eden birer pusulaymış.

Bir de şunu fark ettim: İki seçenek arasında sıkıştığımda mesele her zaman hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğu değilmiş. Bazen iki seçeneğin de bir bedeli varmış; birini seçmek, diğerinin sunduğu bir şeyden vazgeçmek anlamına gelebiliyormuş. 

O zaman “Doğru olan hangisi?” sorusu da başka bir soruya dönüşebiliyormuş: “Benim için gerçekten önemli olan buysa, bu seçim uğruna neyden vazgeçmeye razıyım?”


  • Hayır demenin de bir evet olduğunu bilseydim. 

“Evet” bana hep daha olumlu bir kelime gibi geldi. Bir kapıyı açıyor, bir ilişkiye, davete, sorumluluğa ya da yeni bir deneyime katılmayı ifade ediyordu. “Hayır” ise tam tersine, kapatan, reddeden, bazen de karşımdakini hayal kırıklığına uğratan taraftaydı. Bir şeye hayır dediğimde neyi reddettiğimi görüyordum. Aslında neyi koruduğumu düşünmüyordum.


Koçlukla birlikte her “hayır”ın arkasında aslında bir “evet” olabileceğini fark ettim. Bir davete hayır derken dinlenmeye ya da kendime zaman ayırmaya, bir talebe hayır derken kendi sınırıma evet diyor olabilirdim. Hayır, her zaman bir kapıyı kapatmak değilmiş; bazen hangi kapının açık kalmasını istediğimi seçmekmiş.


Sonradan bunun tersinin de doğru olabileceğini gördüm. Her “evet” de başka bir şeye “hayır” anlamına gelebiliyormuş doğal olarak. Bir başkasının talebine evet derken kendi zamanıma, beklentisine evet derken kendi ihtiyacıma hayır diyor olabilirmişim. O zaman mesele yalnızca “hayır” diyebilmek değil, verdiğim her “evet”in ve her “hayır”ın diğer tarafında ne olduğuna bakabilmekmiş.


Bu bakış “hayır” demeyi her zaman kolaylaştırmadı elbette. Hatta hâlâ üzerinde en çok çalıştığım konulardan biri. Karşımdakini hayal kırıklığına uğratma ihtimali, suçluluk ya da “Acaba yanlış mı yapıyorum?” sorusu ortadan kalkmadı. Ancak artık bir şeye hayır derken yalnızca neyi reddettiğime değil, neyi koruduğuma, neye alan açtığıma ve aslında neye evet dediğime de bakabiliyorum.


  • Zihnimdeki eleştirel sesin bir “Sabotör” olduğunu daha önce bilseydim. 

Koçlukla tanışmadan önce zihnimdeki eleştirel sesi elbette biliyordum; sadece onu kendimden ayrı görmüyordum. “Daha iyi yapmalısın”, “Yeterince hazır değilsin”, “Biraz daha düşün”, “Ya başaramazsan?”, “Bunu gerçekten yapabilecek misin?” gibi cümleler zihnimden geçtiğinde, onları çoğu zaman kendi düşüncelerim, hatta zaman zaman gerçekliğin kendisi gibi kabul ediyordum.


Co-Active’le birlikte “Sabotör” kavramıyla tanışmak, benim için o sese bir isim vermekten çok daha fazlası oldu. Kendi sabotörümü tanımak, nasıl konuştuğunu, neye benzediğini, hangi durumlarda ortaya çıktığını, hangi cümleleri tekrar tekrar kullandığını, beni nelerden korumaya çalıştığını ve bunu yaparken beni nelerden uzak tuttuğunu da görmek demekti. Ona bir isim vermek de işimi kolaylaştırdı. Çünkü geldiğinde artık yalnızca zihnimin içinden geçen güçlü bir düşünce ya da iç ses değil, tanıdığım biriydi. “İşte yine sen geldin” diyebilmek, söyledikleriyle arama bir mesafe koymamı sağladı. 

Belki de en önemli farkındalığım, bir sesin ne kadar güçlü, tanıdık ve ikna edici olursa olsun haklı olmak zorunda olmadığıydı. O sesi duyduğumda, “Bu gerçekten benim düşüncem mi yoksa sabotörüm mü konuşuyor?” diye bir durup bakmak, kimin konuştuğunu ayırt edebilmem için başlangıçta yeterliydi. 

Onu tanımak sesini tamamen susturmadı. Zaten sanırım mesele de bu değil. Hâlâ geliyor, hâlâ konuşuyor, bazı zamanlarda oldukça da ikna edici olabiliyor. Değişen, artık kimin konuştuğunu daha çabuk fark edebilmem. Bazen sadece “Tamam, seni duydum” deyip yoluma devam edebiliyorum. Sesini duyup duymamak benim elimde olmayabilir; ancak onun peşinden gidip gitmemek benim seçimim. 


  • Kontrol edemediklerime ne kadar enerji harcadığımı bilseydim. 

Ne kadar çılgın fikirlere sahip olursam olayım, her şeyi kontrol edebileceğimi düşündüğümü hiç hatırlamıyorum. Ancak geriye dönüp baktığımda, bunu biliyor olmama rağmen kontrolümde olmayan pek çok şeye ne kadar fazla zihinsel enerji harcadığımı görebiliyorum. Bir başkasının ne düşüneceği, nasıl davranacağı, vereceği bir karar, bir işin sonucunun tam olarak istediğim gibi olup olmayacağı, hatta olup bitmiş bir şeyin başka türlü gerçekleşmiş olmasını dilemek… Hiçbiri doğrudan benim kontrolümde değildi; yine de zihnimde bunlarla uzun uzun uğraşıyor, üstüne de bolca kaygı yükleniyordum. 

Koçlukla birlikte kontrol edebildiğim, etkileyebildiğim ve yalnızca kabul edebileceğim şeyler arasındaki farkı daha net görmeye başladım. Bir şey üzerinde etkimin olması, sonucunu kontrol edebileceğim anlamına gelmiyormuş. Hazırlanabilirim, söylemek istediğimi söyleyebilirim, bir ilişkiye emek verebilirim, bir değişim için elimden geleni yapabilirim. Ancak karşımdakinin ne yapacağını ya da bütün bunların nasıl sonuçlanacağını ben belirleyemem.

Bunu bilmekle gerçekten kabul etmek arasında da epey mesafe varmış. Kontrolümde olmayan bir şeyi zihnimde tekrar tekrar çözmeye çalışmak, onu daha fazla kontrol edilebilir hale getirmek bir yana, yalnızca enerjimi tüketiyormuş.

Şimdi böyle bir yerde kendime sormaya çalıştığım soru daha başka: “Burada gerçekten benim elimde olan ne ve etkim ne olabilir?” Bir şey yapabiliyorsam enerjimi oraya verebilirim; yapabileceğim tek şey kabul etmekse, kontrolümde olmayanı olduğu yerde bırakabilirim.

Kontrol edemediklerimi bırakmak, umursamamak ya da vazgeçmek değilmiş. Enerjimi değiştiremeyeceğim yere değil, hâlâ bir şey yapabileceğim yere çevirmekmiş.


  • Bir insanın değişimini benim sağlayamayacağımı bilseydim.

Bir insanın değişmek istemediği sürece değişmeyeceğini elbette biliyordum. Yine de özellikle değer verdiğim birinin başka türlü davransa, başka bir seçim yapsa ya da kendisi için daha iyi olduğunu düşündüğüm bir şeyi görebilse hayatının kolaylaşacağına inandığım zamanlar oldu. Anlatmak, desteklemek, bazen aynı şeyi farklı biçimlerde tekrar tekrar söylemek ve ısrarla göstermeye çalışmak… Niyetim yardım etmek olsa da tüm bu çabamın içinde onun değişmesine dair kendi beklentim de varmış.

Koçlukla birlikte bir insanın değişiminin sorumluluğunu onun yerine alamayacağımı daha net görmeye başladım. Ne kadar istersem isteyeyim, ne kadar doğru bir şey gördüğümü düşünürsem düşüneyim, bir başkasının fark etmesini, istemesini, karar vermesini ya da harekete geçmesini sağlayamam. Değişim ona ait. Bunun “çözmek zorunda değilim” dediğim yerden farkı da burada; orada elimdeki bir işi bırakabilmekle ilgiliydi, burada ise başkasının değişiminin hiç benim elimde olmamasıyla.  

Bu, hiçbir şey yapamayacağım anlamına da gelmiyormuş. Tam tersine, yapabileceğim başka şeyler varmış. Dinlemek, merak etmek, güvenmek, gerektiğinde geri çekilebilmek; bir insanın kendi cevabını duyabileceği ve kendi seçimini yapabileceği bir ilişkiye ve alana katkıda bulunmak. Değiştiremem ama değişime alan açabilirim. 

Aradaki fark küçük görünse de benim için önemli. Birinde karşımdakinin değişimini de kendi sorumluluğum gibi görüyorum; diğerinde ise kendi üzerime düşeni yapıp geri kalanını ona bırakıyorum. Onu doğal olarak yaratıcı, bütün ve ihtiyaç duyduğu kaynaklara sahip biri olarak görmek, değişimin sorumluluğunu da ona bırakabilmek demek. Ve bu, her ikimiz için de özgürleştirici bir yer.



  • Liderliğin unvanla başlamadığını bilseydim.

Yirmi yıl süren kurumsal hayatım boyunca liderlik benim için büyük ölçüde bir rol ve sorumluluk alanıyla ilişkiliydi. Yönetici olduğumda bir ekibim, karar vermem gereken konular, ulaşmam beklenen hedefler ve sonuçlarından sorumlu olduğum işler vardı. Elbette iyi bir lider olmanın yalnızca unvanla ilgili olmadığını biliyordum; ancak liderliği yine de çoğunlukla birilerini ya da bir şeyi yönetmekle birlikte düşünüyordum.

Co-Active’le birlikte karşıma çıkan “Hayatının sorumluluğunu alan herkes liderdir” yaklaşımı, liderliğe baktığım yeri değiştirdi. Lider olmak için arkamdan gelen birilerine, kartvizitimde yazan bir unvana ya da bana verilmiş bir yetkiye ihtiyacım olmayabilirmiş. Kendi seçimlerimin, davranışlarımın ve yarattığım etkinin sorumluluğunu aldığım anda liderlik de başlayabilirmiş.

Bu bakış liderliği benim için hem büyüttü hem de zorlaştırdı. Bir unvanım olmadığında “Ben lider değilim” diyebilirdim; ancak liderliği sorumluluk almak olarak görmeye başladığınızda saklanabileceğiniz alan biraz daralıyor. Bir odada nasıl bulunduğumdan, söylediğim ya da söylemediğim sözden, yaptığım seçimden, yarattığım etkiden benim payıma düşen bir şey varsa, onun sorumluluğu da bana ait.

Liderliği başkalarının beni takip edip etmemesinden bağımsız düşünmeye başladım. Her zaman birilerini yönetmek zorunda değilim. Kendi hayatımın, seçimlerimin ve dünyada nasıl bir etki yaratmak istediğimin sorumluluğunu alabilirim.

Liderlik benim için artık yalnızca sahip olunan bir rol değil. Sorumluluğumu aldığım yerde başlayan bir duruş.


Bütün bunları daha önce bilseydim gerçekten hayatımda ne değişirdi, bilmiyorum. Belki bazı şeyleri daha az zorlar, bazı yükleri daha az taşır, bazı cevapları bulmak için bu kadar uğraşmazdım. Belki de bilmek yetmezdi; bazı şeylerin anlaşılması için yaşanması, deneyimlenmesi ve zamanı geldiğinde yeniden karşılaşılması gerekiyordur. 

Bugün geriye baktığımda “Keşke daha önce bilseydim” demiyorum. Daha çok, bunları bilmeden geçirdiğim yılların da bugün kim olduğumda ve öğrendiklerimi içselleştirmemde bir payı olduğunu düşünüyorum.

Yolculuğa geç başladığımı düşündüğüm zamanlar oluyor hâlâ. Sonra öğrendiklerime bakıp kendime şunu hatırlatıyorum: Önemli olan ne zaman başladığım değil, öğrendiklerimle bundan sonra ne yapacağım ve kim olacağım.  


Özlem Odabaşı Akıncılar, CPCC, Eylül 2026


 
 
 

Yorumlar


bottom of page